Blog Arşivi

29 Eylül 2016 Perşembe

Sen ve Ben

Bir yoğunlaşmanın sonucu doğmuştu seninle benim aşkımız. İkimizin sevgisi de sende yoğunlaşmıştı. İkimiz de seni seviyorduk. Ben seni beğeniyordum, sen de kendini...
Biliyorum çok yanlış yaptım hayatın üstüne. Mesela ben mutluluğu çok gördüm kendime, sen de seni bana çok gördün galiba.  Bazen sabırsızlandık. Bekleyemedik istediğimiz şeyleri. Ben seni kazanmak, sen kendini kaybettirmek için çok aceleci davrandık bazen. Ne oyunlar oynadık, ne kumarlar... Hayatımı koymuştum ben ortaya birçoğunda. Çünkü kaybedeceğim bir tek o kalmıştı uğrunda. Sen hep kazanan oldun. Bense hep kaybettim. Çünkü benim şans meleğim sendin, sen de benim değildin.
Bütün beklentileri boşa çıkardık ya, ona üzülüyorum bazen. Herkes ne kadar da yakıştırırdı bizi birbirimize. Oysa biz, yalan bir dostluktan bir adım öteye gidememiştik. Herkes yakıştırırdı bizi, tanıyan, tanımayan... Bir sen yakıştıramadın beni sana. Sen haklıydın aslında. Yüzde birlik ihtimallere senden sonra inanmaya başladım zaten. Senin beni sevmen yüzde doksan dokuz gösteriliyordu çünkü, aslında dinlememem gereken ama hep dinleyip etkilendiğim o herkeslerce... Bir de hep gönlümün sesini dinledim, aslında duymamam gerektiği halde. Aklımın mantığımın yerine... Çok yanlış yaptım çok! En büyüğü de sendin. Sen zaten her şeyde en iyiydin! Bense hep öylesine biriydim…
(2005)

Kaybettiğimiz

Toplum sorunları başlığıyla söylemek istediklerimiz (tabi istiyorsak) nelerdi acaba? Saymak o kadar güç ki… Aslında düşünmüyoruz bile çoğu zaman toplumun ne sorunları var diye… Zaten sadece dilimizde kullanıyoruz bu başlığı.  İnmeden derinine, istemeden… Nasıl çözülür bu sorunlar diye düşünmeden, belki de düşündüğümüzde bile umutsuzluğa kapılıp çözülmez diyerek vazgeçilen… Aslında çözümü de sebebinde saklı toplum sorunlarının. Yani bizlerde. Farkında bile değiliz aslında.  Çünkü o kadar meşgulüz ki kendi sorunlarımızla, toplum kimin umrunda? Farkında bile değiliz çünkü, kendi sorunlarımızdan kurtulmanın tek yolunun toplumun sorunlarını sahiplenmekten geçtiğinin.  Toplum kelimesini oluşturanların her birimiz olduğunu bile düşünmedik belki de.  Bizim sorunlarımız diyemedik hiçbir zaman.  Hep toplumun sorunları oldu başka insanların başına gelenler, hep toplumu ilgilendirdi haberlerde acı bile duymadan sinema filmi izlercesine kendi başımıza gelmesine ihtimal bile vermeden gülüp geçtiklerimiz. Dışladık kendimizi, aslında dışlanma korkusuyla yaşarken her insan, bu korkuyu kendine bile itiraf edemediği halde. Bizler bireylerdik. Yani işimize geldiğinde bireyleri oynardık, işimize geldiğinde ise toplum bizlerdik.  Bireyleri dışlardık.  Kimse ölemedi başka bir kimse için, kendileri için kaç toplumu gözden çıkaranlar, lafa geldiğinde kahraman olanlardı.  Ölürlerdi sokaktaki aç, kimsesiz küçük bir çocuk için.  Oysaki kapısına gelen dilenciye, toplum içindeki kıdemlerinin göstergesi sandıkları, onlarca aç insanın rızkını üstlerine yatırım yaptıkları marka elbiselerine verdikleri değer kadar bile değer vermeyenler de yine onlardı. Asıp keserlerdi dışarıdaki kapkaççıyı, hırsızı, katili, sapığı. Ömründe kurşun sesi bile duymadan söyleyenler bu sözleri sözde güvenli evlerinde, sokakta zulüm edilirken gördüklerinde zavallı bir insana, korkudan ve başçıklarına bir şey gelmesin diyerekten tabana kuvvet kaçan sözde insan varlıklarıydı. Suç işleyenleri her gördüğümüzde gazetelerin üçüncü sayfalarında bütün küfürleri yakıştırırız da neden kendi suçlarımıza küfredenlere haklılığı yakıştıramayız acaba? Çünkü her zaman biz haklıyız kendimizce, her zaman kendimiz vardık sadece yaşayan, Dünya üzerinde. Sevgiyi cebimizden çıkan parayla karıştırmışız olsa gerek; kendi ailemiz ve yakınlarımız dışında bir de odalarımıza posterlerini astığımız uğrunda canımızı verebileceğimizi düşündüğümüz “starlar” dışında kimseyle paylaşamadık. Tanımadığımız insanı neden sevmeliydik ki? Bize bir katkısı yoktu sonuçta...  Neden dışarıdaki bir insana yardım eli uzatmalıydık ki, kazanacağımız ne vardı ki? Kaybedeceğimiz birçok şey vardı çünkü... Çok değerli vakitlerimiz, belki mutluluk sandığımız paramız, belki de o çok işe yarayan canımız... Oysa farkında değiliz ki, zaten kaybetmişiz kaybedebileceğimiz en büyük şeyi... Kaybettiğimiz; insanlığımız...
(2008)

23 Ekim 2015 Cuma

Onlar

İstikrar, ancak istiklalle birleşince doğar istikbal... Bir anlık özgürlükler değildir geleceğe yön verecek, ya da ölünceye çalışmak değildir esaret altında, güzel bir geleceği getirecek... Hudutlar çizilmiş bir ruhtan hayır gelmeyeceği gibi, hudutları kaldırılmış ruhsuz bedenler de insanlığa yarar katamayacaktır. Onlar ki insanlığı kurtaracak olanlar; Bedeni öldüğü halde ruhu yaşayanlardır!!

                                                                                                                                       13.12.2005

2 Ekim 2015 Cuma

Hakkımda ®


Benzemezdim kimseye, kimse kim ne bileyim,
Ben bu kirli nehirde, yüzen damla duruyum,
Kıyametim gelmeden, dirilecek ölüyüm,
Çare bendim ellere, kime deva diyeyim…

Yeri geldi dost edindim, hem kurdu hem kuzuyu,
Yeri geldi ben yazdım, kader denen yazıyı,
Yeri geldi gül eyledim, diken olmuş kişiyi,
Yeri geldi kendime, tutturamadım aşıyı…

Düşünerek yaşadım, düşünmeyen kişiyi,
Düşünmedim afiyi, meşrep bildim huşuyu,
Güven duydum beşere, iyi bildim kötüyü,
Zoru seçtim yol diye, kendim yazdım yazıyı…

Kızacaktım kendime, dedim hesap sorayım,
Bir de baktım halime, hangi bana kızayım,
Dost bir bendim kendime, dostu nerde bulayım,
Halimi anlayana, tutsak olup geleyim…

Hünerimdi her zaman, gizli yerde bulunmak,
Kilitli her kapıdan, sızan ince toz olmak,
Görünmeden gözlere, gözler önünde durmak,
Diyemedim ellere, zordu münhasır olmak…

Yol edindim kendime, dönülmeyen gitmeyi,
Bir de baktım ardıma, göremedim zayii,
Geri getirecektim, bulabilsem çareyi,
Döndüm tekrar önüme, kanatmadım yarayı…

Bildim hep sır olanı, gömdüm kendi içime,
Duydum saklı olanı, dinletmedim hiç ele,
Gördüğüm oyunları, gösterseydim cehile,
Unutur bildiğini, gülerdi ahvaline…

                                              Barış Ercan









13 Eylül 2015 Pazar

Sözün Sonu

Sözün sonundan başlamak belki de en doğrusu, memleket söz konusu olunca. Vatanı kurtaranlar devrinden, g.tünü kurtaranlar devrine nasıl geldiğimizi daha iyi anlamak için. Suçlu arıyoruz, biziz suçlu. Toplum olarak biziz, toplumun ta kendisiyiz. Devlet bilincimiz olmadı hiç, devleti baba olarak görmedik, savunmak için savaşları göze aldık lafta, oturduğumuz yerden, aslan kesilip, şehit haberleri dönemlerinde. Ama göze alamadık normal zamanlarda, bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığını terk etmeyi.
Bilmedik terör neydi, nasıl çıkmıştı, kimdi, kimlerden oluşurdu, oluşturanların kafa yapısı nasıldı, sistemi neydi, nasıl zehirlediler insanları, nasıl mücadele etmek gerekirdi… Savaşçı bir toplumuz diyerek, en mücadele etmek isteyeni, kaba kuvvetle, üç beş sempatizan dövmek bildi terörle mücadeleyi. Hep sıcak savaşta silah tutmak sandık, sanki sadece dağdaymış gibi terör. Kimse çıkıp da demedi “Dağa giden yol hangi zaaflarımızı kullanarak açılıyor? ”.

Bu ülkenin generalleri, paşaları, askeri, emniyet müdürü, polisi kısaca güvenlik gücü ve uzmanları yokmuş gibi bilinçsiz vatanseverler uzman kesildi mücadele konusunda. Devlete destek olmak dururken, devletin yerine çözmeye kalktı herkes kafasında terör sorununu. Birçoğu başardı, kaş yaparken göz çıkarmayı. İstihbarat özentisi diziler çıkınca baş rolü canlandıranı oynamaya kalktı birçoğu, ömründe zorluğunu görmediği alanlarda. Devlet terörle uğraşmayı bırakıp, sözde vatansever rolüne bürünmüş cahillerin ayak bağı olmaması için uğraştı çoğu zaman.

Nasıl oldu da siyasetle, savaşla, çatışmayla çözülemedi peki? Çözülemezdi, sadece yavaşlatılırdı, aksatılırdı, ertelenirdi. Çünkü sistem vardı, görmedi toplum, bilmedi, düşünmedi. Kendi yapması gerekenleri öğrenmesi gerektiğini görmezden geldi. Sistemi durdurmak için, her bir çarkına müdahale etmek gerekirdi. Ve toplum, üzerine düşen müdahaleyi gerçekleştiremedi.  “Bu şehre terörist giremez” diye kibirlenmekten düşmanını tanımak için uğraşmayı göze almayan şehir insanları, çocuklarını madde bağımlısı yapan gruplara destek olduklarının farkında değillerdi, sadece harçlıklarını vermekle mükellef olduğu çocuklarının beyinleri ahlak yerine ideolojiyle doldurulurken. Bazı gençler birlik oldular vatan için, beyinlerini kullanmak için gittikleri üniversitelerde yumruklarını kullanmaya ant içerek. Onlar da göremedi, düşmanlarının beyinleri hedef alıp, zaafları silah olarak kullanarak fikir kurşunları sıktığını… Ant içenlerden bile taraf değiştiren oldu farkında olmadan, ömründe yüzüne bakmayacak güzel kız onun hayatına girivermeyi göze aldığı vakit. Öl dese ölürdü onun için… Başka bir köşede,  ailesinden görmediği değeri yeni tanımaya başladığı gruptan görmeye başlayan kız ilk defa fark etti birey olduğunu, değerliydi artık insanların gözünde. Öl deseler ölürdü arkadaşları için… Bir diğeri, cebinde parası oluyordu yeni arkadaşları sayesinde, artık yiyip, içip, gezebiliyordu, burs da bulmuştu, melek gibiydi arkadaşları. Öl deseler ölünürdü… Cinselliği gördü, lise hayatı erkek başına kaç gram kız düştüğünü hesaplamakla geçen yağız delikanlı ilk kez, hem de hiç uğraşmadan elde etmişti ömründe en çok değer verdiği şeyi. Ölse umrunda olmazdı… Yeni arkadaşların ortak noktaları, hep bir ağızdan yemin gibi çıkan “ideoloji” idi. Neydi bu ideoloji, nasıl bir şeydi. Amaaan, neyse ne idi, mutluydu her bir genç. Her biri hayatındaki eksik noktayı kapatmıştı sonuçta. Keyfini bozamazdı araştırıp öğrenerek “grup psikolojisi” diye bir aşamanın varlığını. Varsın olsundu, bazen devlete sövüyorlardı ama onu mutlu ediyorlardı. Hem devlet iyi bir şey değildi artık sanki, bu kadar iyi insanlar yalan söylüyor olamazlardı. Devleti savunanlara baktığında, kavga gürültüden başka bir şey yoktu hem, hangi tarafta daha mutlu olabilirdi ki… 20 – 30 kişilik gruplar halinde takılan, sosyallikten uzak, kaba kuvvetle yasak getiren, emir komuta zincirinde bir üstüne çay götürürken bile mutlu olan insanların içinde mutlu olamazdı sonuçta. Yasaklamaya çalıştıkları her şeyi kendileri yapan insanların savunduğu devlet nasıl iyi olabilirdi. Karar vermesi gerekirse, duyguları ağır basacaktı. Mutlu olmak isteyecekti, ve farkında olmadan, aşama aşama kabul edecekti onu mutlu edenlerin fikirlerini ve hak verecekti sözde davalarına. Aidiyet duygusu böyle işlenirdi çünkü beyinlere. Körü körüne davaya bağlamanın en etkili yolu aidiyetti. Ne kadar da keyifliydi hem, yıllarca darbe zamanlarının hikayeleriyle büyüyen için, karşıt bir görüş bulup ona karşı savaşanlardan biri olma ihtimali. Topluma fitne salanların çıkardığı savaşlarda toplum birbirine kırdırılmamıştı sanki, mutlu mesut hayata veda etmişlerdi ne için kim için öldüğünü bilmeyenler… 

Siyasi sınırlar ile ayrılmış savaş meydanlarına dönüşmüştü gençlerin yoğun olduğu yaşam alanları, ve savaşın galibi fitne salanlardı vatan hainleri üreten sistemleri sayesinde. Toplumun yapısında ayrışmaya çok müsait bir zemin oluşturmaktı amaç, başardılar da, toplum neredeyse sarı saçlılar, siyah gözlüler vs. gruplara ayrışıp sudan sebeplerle birbirlerine savaş açmaya yüz tuttu. Şucu bucu oldu gençler, kendilerini saçma sapan milyon tane gruba ait hissettiler de, bir tek devlete ait hissedemediler. 

Ortak gaye vatandı ama hep lafta kaldı. Kapı gibi devlet vardı, onlar uğraşmalıydı. Herkesin kendi işi gücü vardı. Mekanı tıklım tıklım doluyorken nasıl ihbar edebilirdi ki mekan sahibi, mekanında dönen uyuşturucu ticaretini ? Çoluğunun çocuğunun helal rızkına ket vuramazdı. İyi aile babasıydı. Başka iyi esnaflarımız da oldu, verirken gözleri doldu, eşine yıl dönümünde almadığı çiçeğin bedelinin kat kat fazlasını, 1 Mayıslardan önce, düşüp kalktığı örgüt milisi sözde öğrenciye, eylemlerde daha kaliteli bombalar patlayabilsin diye. Yeri geldi, küçük şehirlerin esrar ticaretini üstlenen vatansever iş adamları, sene sonlarında vergi rekortmeni oldu. Virane evinin değerinin üç katını teklif eden öğrenci grubuna kiralarken evini, düşünmedi anlayışlı ve kafa dengi ev sahibi, kimdi bu yağlı müşteri, neydi... Sistematik misafirleri gelip gidebilirdi periyodik zamanlarda, olsun normaldi, sonuçta onlar gençti. 

Gün geldi, daha söylenecek binlerce hatanın, toplumun zaaflarının bedeli ödendi. Ödeyen yine şehidimin ailesi. Vatan uğruna şehit olurken arslan parçaları, herkes vatansever kesildi. Uçkuruna sahip çıkamayan bazıları, "şehidine sahip çık" diye slogan atan vatandaşın içine karışıverdi. Ülkenin siyasi tarihini bilmeyen adamlar, vatan millet için savaşa gider gibi siyasi söylemlerle diklendi. Deli kanları beyinlerine gitmeyen delikanlılar, dağdaki teröristi canlandırıp hayallerinde, savaş atmosferine girip boşaltıverdi, gözlerinin önündekileri farketmek için harcayamadıkları enerjilerini. Azıcık düşünüverseler görürlerdi düşmanının kaosla beslendiğini. İyi niyetle haklı olarak, usulüne uygun yürüyenlere de zarar vermek için çoktan yerleştirmişlerdi, bazılarını   beyinleri yerine yöneten provokatörleri. Tüm geç kalınmış tepki ve çözümler gibi, hala göremiyoruz, şu an varılacak en sağlıklı sonucun, birlik ve beraberlikten geçtiğini...

Yine öz eleştiri yapamayız, suçlamak daha kolay, devleti, siyaseti, askeri, polisi... Evet belki herkesin hatası oldu, ama zincirin ilk halkası toplumdu. Sorumluluk alamayan, araştırmayan, bilinçlenmeyi zahmet gören, zaaflarına yenik düşen, göz çıkaran kaş yaparken, farkında olmadan teröre çanak tuttu. Unutmamak gerekir ki, bir ülkeyi şekillendiren en önemli şeydir toplum bilinci. Bu arada reytinglerde, yine vaktinizi ayırdığınız hangi saçma sapan program birinci?

19 Ağustos 2015 Çarşamba

Memlekete dair ne yoksa...

Memleket, yıllarca sömürülen memleket, insanı, duygusu, düşüncesi, örfü, adeti, inancı, taşı, toprağı... Kimi içerden, kimi dışardan sömürdü. Kahvehane köşelerinde lafa giriş cümlesinden başka bir görevi olmadı çoğu zaman "n'olacak memleketin hali?" sorusunun. Ara sıra hala sorulmakta, şehit haberleri duyduğumuzda, ekranda yine eğlence kaynağımız olan dizilerimiz, beynimizi tertemiz eden sözde yarışma programlarımız çıkana kadar kısacık bir süre. İşiten bir kaç kimse, cevaplar hep ezbere... Çok değil, beş dakika içinde, konular yine, "hangi takım kimi bitirmiş transferde"...
Lafa gelince, herkes vatan sevdalısı, bir savaş çıksa, koşacak herkes en önde. Zaten buydu vatana yapılan en büyük kötülük. Savaşın çıkmasını beklediler her zaman korumak için vatanı ve sadece savaşarak sandılar vatanın korunacağını. Oysa ki gerek yoktu beklemeye, sıcak savaş çıkacak diye, yıllardır vardı savaş, kılavuz gerekmezdi görmeye, savaşılıyordu yıllardır beyinle, fikirle, toplumsal değerlerle. Susuyordu vatanseverler, susuyordu yıllardır, şehit haberleri haricinde. Uyuyordu yıkarlarken beynimizi, düzmece yarışmalar, tarihimizden utandıran dizilerle... Akrabalık ilişkilerini gözden geçirmeye başladı herkes, iyice geçirdiler şöyle bir, iç de geçirdiler, yan gözle.. Öyle ya normaldi, hergün bir yenisini görüyorlardı çarpık ilişkilerin TV'de. Birbirinin ayıbını örtmek biraz toplumu kenetliyor diye, ödüller verilir oldu üst baş eleştirenlere. Tarzımdı, stilimdi, toplum böyle bitirildi. Yıkandı genç beyinler, kurumaya bırakıldı, budandı fikirleri, bilinçleri yakıldı. Önü açıldı kan emicilerin, emperyalist devletlerin kültür aşılamasını farkederken bile durumu anlatırken dilimize ihanet etmemizi düşleyecek kadar şeytani tuzaklara yakalanan yol göstericilerimiz oldu, eyvah dediler, empoze (En. impose, Fr. imposé) dediler. Empoze oldu gençlerimiz, empoze ettiler... Durumu bile kendi dilimizle anlatamadık, kelime ithal ettik, entel olmalıydı çünkü milliyet kokan köşe yazıları.
Sanatta ilerledik, eksiklerimizi farkettik, çıplaktı örneğin müzik, hemen kıyafet giydirdik, siyahtı ve makyajlıydı 13-14 ünde "rock" müzik sevenleri ve dövmesi olmalıydı illa ki, dövmesi olmalıydı ki kitlesi tarafından dövülmemeliydi.
Sahnedeki, şovunu yapıp, parasını sayarken evinde gündelik kıyafetleriyle, harçlığını biriktirip aldığı makyajını silmeden, siyah tişörtüyle yatmıştı konser dönüşü küçük kız, büyük bir özveriyle...
Çanakkale'de atalarımız vatan için gencecik başladı diye savaşa, gençlerimiz de başladı alkole, sigaraya, gece kulübüne, diskoya, ota, hapa, makyaja çocuk yaşta. Eğlenmeyi bilmiyordu atalarımız galiba. 
Eğitim yuvalarını ticarethane haline getiren eğitimciler, bilinç kazandırmak için çabalamadı hiç, ortam yapmak için nice emekleri çiğneyerek gelmiş sözde eğitime aç, bilinçsiz çocuklara. Sözde çabalayan da, kuru nasihatten öteye gidemedi. Örnek soru, örnek çözüm, örnek cümle gösterdiler ama örnek alınacak insan olup kendilerini gösteremediler. Örnek vermeden anlayamazdı çünkü öğrenci, ders dışında bunu göremediler. Siyaset ve adam kayırmaca vatani görevdi onlar için, hizmet ettiler bir ömür vatana. Hep aldılar vatandan, karşılık vermeden, vatana hizmet karşılıksızdır mantığıyla. 
Bu hizmetin ürünleri de aşk yuvası olarak gördü eğitim yuvalarını. Bol kahkahalı, aşklı meşkli, ihtiraslı lise dizileriyle ortaöğrenimini tamamlayıp, kampüs dizileriyle mezun olmaya gelmişlerdi yükseköğrenimden, oldular da, hatta bir çoğu lisans üstüne geçti, tez yazdı, madde bağımlılığı, terör örgütü üyeliği vb. konularda. Olan yine canını dişine takan bazı ebeveynlerle, vatana millete fayda sağlamak için sorumluluklarının farkında olan bilinçli gençlere oldu. Zaten bu adaletsiz sistemde bir çoğunun sahip olduğu tek şey, sorumlulukları oldu. 

12 Ağustos 2015 Çarşamba

Sabır

Sabır, çile sonucu kazanılır, kolay değildir sabır. Hidayete ermek gerek sabretmek için. Sabır Peygamberden mirastır bize. Acıya, kedere, zorluğa, zamana, düşmana gerekirse... 
İki dudağının arasında değil miydi Taif'de, haddini bilmeden zarar vermeye kalkanları helak etmek? Taş atmaya cüret eden ellerin taş kesilmesi çok mu zordu? Melek gönderilmedi mi dilerse dağları üzerlerine kapatsın diye? 
 Ama sabretti Hz. Muhammed (S.A.V). Sabretti. Çünkü çıktığı yol sabır gerektirirdi. Kendine yapılana sabretti, O'nun için ümmeti kendi canından daha önemliydi. Yapacakları vardı ümmeti için, sabretti, yeri geldi düşmanına bile zarar vermedi. Sabır verdi Allah, bir köle ile bir grup cin imana gelsin diye.  
Sabır, taş olmaktır yeri gelince, kesilmektir taş gibi. Sabır, dişlerini sıkıp da vermediğin bir anlık kararın sonucunun, şah damarından da yakın olan Rabbinin hediyesi olduğunu görmektir. Acıdır sabır, sabretme sürecinde. Sabretmeyi başarırsan huzurdur sabır. 


Tükürüğünle boğacağın düşmana, zafer kazandığını düşündürmeye razı olmaktır sabır.
Çileye girince, şeytanın çırağıdır tahrik etmeye çalışan, kaybederek kazanılan bir oyundur sabır. 
İnsanın kendi şerrinden Allah'a sığınabilmesidir sabır. Kaza çıkmasın diye elinden, Allah’ın kaza ve kaderinden hayırlı olanın payına düşmesi için dua edebilmektir sabır. Taşmasın diye, eşiğini yükseltebilmektir sabır, son demine kadar düşmanına merhamet edebilmektir sabır. Ama, bir yere kadar sabır, hoşgörü bir yere kadar, Allah'ım taşmasın sabır...

8 Ağustos 2015 Cumartesi

Örnek Nesil

Koşuşturmaca devam ediyor yine, düştüğü yeri yakarken ateşler, koşuyor insanlar, sınırlı vakitlerinin sadece yaşadıkları günün bitiş saatine kadar olduğunu sanmaya devam ederek, ölüme yaklaştıklarının farkında olmadan, bir sonraki sınırlı günden dakika çalarcasına, kâra geçme hesapları yaparak. Daha fazla kazanç, daha çok eğlence, doymuş karınlarını daha fazla şişirme derdindeler yine. 

Nefes bile alamazken hasta yatağında kimileri, kimileri reklamını yapıyor aldığı son model arabanın, ya da güzel yorumlar duymak için sergiliyor en yeni giysilerini. Paylaşarak artar diye yiyip içtiklerinin bereketi, memleketin dört bir yanında en güzide sofra resimleri.. 

"Hakettim, çalıştım, kazandım, tatilimle gurur duyarım" dedi toplumun yeni emekçileri. Gidemeyeni de düşünüp iyilik yaptı, sayemde gitmiş kadar olur diye, dayadı açlık sınırındaki insanımın gözüne denizi, kumu, güneşi.. Gurur duydu kendisiyle , gıpta ile baktı çünkü diğerleri, başarıydı sonuçta, toplumda statüsü yükseldi. Paraya, pula, kıyafete, markaya tapanların eseri.. Arayıp soranı fazlalaştı çünkü, her bir gösteriş denemesinden sonra. Baktı ki artıyor sevenleri, hırs yaptı, daha fazla yedi içti, gezdi tozdu, kendine daha çok paha biçti. Onu gören diğerleri, popülarite için harekete geçti. Bağış kampanyaları, birlik beraberlik çağrıları yüzünden gerilemişti memleket. Bu akılcı veba salgınlarıyla bir kaç on yıl ilerledi. Popüler insan açlığı yaşarken memleket, vatandaşın açlığının ne önemi vardı ki! Vizyon gerekliydi ülkeme, bu yüzden çıtayı yükseltti. Şartlandı insanlar tek yürek, olması gerekendi asıl yaşam standartları, aynı dizilerdeki, filmlerdeki gibi. Viskisini yudumlayıp gökten inme holdinglerin genç, yakışıklı patronuyla, romantizmin doruklarındaki aklı havada sevgilileri için empati yapar oldu toplum. Ülkede olması gereken vizyon, yaşam standartları yüksek olsun da, ahlak standartları düşük oluversindi. Bu hayatlara sahip olunsun da, nasıl olursa olunsun dedi her bilinçaltı, gözünü lüks yaşamın büyüsü köreltmiş, bilincini kaybetmiş bireyciklere.

Daha onurlu, daha gururlu olmakla övünülen zamanlardan, "şunun şu değerdeki arabasına binmiş, şunun altından geçmiş, ben de yapmalıyım" diyerek birbiriyle yarışan azimli genç kızlar ve zaafları yüzünden basitleşmelerinin acısını yıllarca yasayacak olan karşı cinslerinin psikolojilerini ve geleceklerini düşünmeden, baba parasının yettiği kadar cephane kuşanıp ava çıkma mantığıyla yaşayan delikanlılar yetiştiren zamanlara gelmiş şanslı nesilleriz biz. Gösteriş uğruna kendi değersiz canlarını hiçe sayanların vicdanlı babalarının, son sürat artistliğini yaparak başkasının çocuğunu ya da günahsız sokak hayvanını ezebilsin diye, yetiştirmediği çocuğuna son model araba yetiştirme derdine düştüğüne tanık olduğumuz için şanslı nesilleriz biz. Analarının "çapkın" diye, kurbanlarının "ne piç çocuk" diye övündüğü vatana millete faydalı usül erkan bilen nice yiğitlerle, bankamatik olmaktan bir adım öteye gidememiş anaların özgür kızlarının özgür ruhlarına sahip oldukça, korkmaya gerek yok, ilelebet yaşayacaktır bu ülke. 

7 Ağustos 2015 Cuma

İnsaniyet Üzerine

İnsanlık.. Çığ gibi büyümesi gerekirken çığırından çıktı insanlık. Yer etmedi insan gönüllerinde, zevk, sefa, keyif düşkünlüğü kadar insanlık. Neydi, ne kadar tehlikeliydi ve ne dayanılmaz bir işkence ölçüsündeydi ki insanlık? Herkeste yok muydu tertemiz birer bebek olarak, kirletilmiş Dünya'ya gelindiğinde oysa ki. Dünya'yı kirletenlerin bıraktığı mirası seve seve kabullenmek yerine, karşı çıkılamaz mıydı değiştirmek için, verilemez miydi az biraz ödün, nesillerin kirlenmemesi adına. Kirli sofralara meze olan hayatlar, kullanılan merhametler, emektar analar – babalar, gençliğin baharında kurulan hayaller hesaplanamadı mı, yetmedi mi ilim irfan?
Yetmedi, yetemezdi.. Düşünülmeden yaşandı çünkü kendi haricinde hiçbir bireyin hayatı, duyguları, gelmişi geçmişi. Kimse zarar görmesin diye gerektiğinde zor yolu seçemedi kimse. Kendi canlarının tatlılığından sarhoş olmuş, uyuşmuştu vicdanlar, sızlamadı başkasının acısı için.
Çok sevmekten oldu ne olduysa. Her birey kendisini o kadar çok sevdi ki, kalmadı vefa kimsede, en yakınlarına bile. Canları yanarken koşup gelmesini bekledi birçoğu herkesten. Koşup gelenlerden çok canlarını yakanlar kaldı akıllarda. Ve gitmediler o gelenler için, canlarını verirlerken bile. Vefa emek isterdi çünkü, zahmet isterdi. Kıymetli kıçlarını kaldırmak gerektirirdi en azından. Kıçlarını yapıştırdıkları rahat koltuklardan ve sonsuz sandıkları keyifli anlarından feragat edemezlerdi. İnsanlık çoktan terk etmişti kalplerini, üç beş kuruşa, üç beş keyifli dakikaya, üç beş sahte insana karşılık sattıkları vakit onur, gurur ve haysiyetlerini. Hep bir sebepleri, hep bir bahaneleri oldu, insan olmamak için. Kendi hatalarının bedeli olarak yaşadıkları hayata inat etmeye kalktılar kimi zaman, kimi zaman Allah’a isyan ettiler, sınamaya kalktılar menfaatleri için pazarlık edercesine dua edip adak adayarak. İşleri görülsün, istekleri olsundu çünkü hayattan tüm beklentileri. Olsun da nasıl olursa olsun. Mutluluğu sadece keyif çatıp, sorumsuzca yaşamak sandılar. Bilemediler, deneyip görmek bile istemediler, gerçek mutluluğun başkalarına yapılan iyilikle, temiz bir Dünya için topluma katkıda bulunarak da elde edilebileceğini.
Beyinlerini düşük bel pantolonlarının cep hizasında taşır oldu birçoğu, hayat amacı edinip pusuya yattılar oltalarına kanca takıp. Sonrası, tutan tuttuğunu, tutamayan tutulanı… Her yolu denediler, her değeri, duyguyu kullandılar amaçları uğruna. Toplumda bozmadan bıraktıkları ne değer kaldı, ne onur, ne haysiyet. O kadar çoğaldılar ki, normalleştiler, pisliklerini de normalleştirdiler. Karşı çıkan herkese hissettirdiler bu Dünya'nın onların normalleştirdikleri ile döndüğünü. Kirlenmelerine engel olmaya çalışan her düşünce yanlıştı, eksikti, kabaydı, anlayışsızdı. Duymak istediklerini söyleyenlere açıktı onlar için, sahiplendikleri toplumun kapısı. Gerçekler vicdanlarına sızlama olarak iniyordu çünkü, kaçmak keyiflerini sürdürmenin en kolay yoluydu. Düşünmekten bile kaçtılar en basit değeri dahi. Kaçmaktan işlevini yitirdi düşünme yetileri. Kendileri söz konusu olduğunda çalışır bir mekanizma oldu onlar için ince düşünme olgusu. Herkes ince düşünemezdi onlara göre. Haklılardı, düşünmek de zahmet gerektirirdi. Hele ki işlerine gelmeyen gerçekleri gösterecek sonuçlar doğuracaksa, tamamen olmasa da olurdu, gereksizdi düşünmek. Empati yaparken bile “ben onun yerinde olsam bana şöyle hak verirdim” diyerek, empati yaptıklarını sandılar.
Karşısındakini dinlediklerini sandılar medeni konuşmalar sırasında, karşısındakinin cümlesi esnasında onlara söyleyecekleri kendi bir sonraki cümlelerini kurmakla meşgulken beyinleri.. Dinlediklerini sandılar. İçgüdüsel olarak savunma mekanizmalarını açarak konuştular her defasında, kendi işlerine gelen düşünceleri değişir korkusuyla. Kendi kendine savaşı çıkarıp , başkasını savaşmakla suçladılar, savaş psikolojisiyle dinlediler başkalarını, dolayısı ile her fikre kapattılar benliklerini, savaşı kaybetme korkusu içinde, iyilikleri için tavsiyede bulunulduğunda. Gereksiz inatlarının bilinçaltına yer etmiş olmasıydı sebep, göremediler.