İnsanlık.. Çığ gibi büyümesi gerekirken çığırından çıktı insanlık. Yer etmedi insan gönüllerinde, zevk, sefa, keyif düşkünlüğü kadar insanlık. Neydi, ne kadar tehlikeliydi ve ne dayanılmaz bir işkence ölçüsündeydi ki insanlık? Herkeste yok muydu tertemiz birer bebek olarak, kirletilmiş Dünya'ya gelindiğinde oysa ki. Dünya'yı kirletenlerin bıraktığı mirası seve seve kabullenmek yerine, karşı çıkılamaz mıydı değiştirmek için, verilemez miydi az biraz ödün, nesillerin kirlenmemesi adına. Kirli sofralara meze olan hayatlar, kullanılan merhametler, emektar analar – babalar, gençliğin baharında kurulan hayaller hesaplanamadı mı, yetmedi mi ilim irfan?
Yetmedi, yetemezdi.. Düşünülmeden yaşandı çünkü kendi haricinde hiçbir bireyin hayatı, duyguları, gelmişi geçmişi. Kimse zarar görmesin diye gerektiğinde zor yolu seçemedi kimse. Kendi canlarının tatlılığından sarhoş olmuş, uyuşmuştu vicdanlar, sızlamadı başkasının acısı için.
Çok sevmekten oldu ne olduysa. Her birey kendisini o kadar çok sevdi ki, kalmadı vefa kimsede, en yakınlarına bile. Canları yanarken koşup gelmesini bekledi birçoğu herkesten. Koşup gelenlerden çok canlarını yakanlar kaldı akıllarda. Ve gitmediler o gelenler için, canlarını verirlerken bile. Vefa emek isterdi çünkü, zahmet isterdi. Kıymetli kıçlarını kaldırmak gerektirirdi en azından. Kıçlarını yapıştırdıkları rahat koltuklardan ve sonsuz sandıkları keyifli anlarından feragat edemezlerdi. İnsanlık çoktan terk etmişti kalplerini, üç beş kuruşa, üç beş keyifli dakikaya, üç beş sahte insana karşılık sattıkları vakit onur, gurur ve haysiyetlerini. Hep bir sebepleri, hep bir bahaneleri oldu, insan olmamak için. Kendi hatalarının bedeli olarak yaşadıkları hayata inat etmeye kalktılar kimi zaman, kimi zaman Allah’a isyan ettiler, sınamaya kalktılar menfaatleri için pazarlık edercesine dua edip adak adayarak. İşleri görülsün, istekleri olsundu çünkü hayattan tüm beklentileri. Olsun da nasıl olursa olsun. Mutluluğu sadece keyif çatıp, sorumsuzca yaşamak sandılar. Bilemediler, deneyip görmek bile istemediler, gerçek mutluluğun başkalarına yapılan iyilikle, temiz bir Dünya için topluma katkıda bulunarak da elde edilebileceğini.
Beyinlerini düşük bel pantolonlarının cep hizasında taşır oldu birçoğu, hayat amacı edinip pusuya yattılar oltalarına kanca takıp. Sonrası, tutan tuttuğunu, tutamayan tutulanı… Her yolu denediler, her değeri, duyguyu kullandılar amaçları uğruna. Toplumda bozmadan bıraktıkları ne değer kaldı, ne onur, ne haysiyet. O kadar çoğaldılar ki, normalleştiler, pisliklerini de normalleştirdiler. Karşı çıkan herkese hissettirdiler bu Dünya'nın onların normalleştirdikleri ile döndüğünü. Kirlenmelerine engel olmaya çalışan her düşünce yanlıştı, eksikti, kabaydı, anlayışsızdı. Duymak istediklerini söyleyenlere açıktı onlar için, sahiplendikleri toplumun kapısı. Gerçekler vicdanlarına sızlama olarak iniyordu çünkü, kaçmak keyiflerini sürdürmenin en kolay yoluydu. Düşünmekten bile kaçtılar en basit değeri dahi. Kaçmaktan işlevini yitirdi düşünme yetileri. Kendileri söz konusu olduğunda çalışır bir mekanizma oldu onlar için ince düşünme olgusu. Herkes ince düşünemezdi onlara göre. Haklılardı, düşünmek de zahmet gerektirirdi. Hele ki işlerine gelmeyen gerçekleri gösterecek sonuçlar doğuracaksa, tamamen olmasa da olurdu, gereksizdi düşünmek. Empati yaparken bile “ben onun yerinde olsam bana şöyle hak verirdim” diyerek, empati yaptıklarını sandılar.
Karşısındakini dinlediklerini sandılar medeni konuşmalar sırasında, karşısındakinin cümlesi esnasında onlara söyleyecekleri kendi bir sonraki cümlelerini kurmakla meşgulken beyinleri.. Dinlediklerini sandılar. İçgüdüsel olarak savunma mekanizmalarını açarak konuştular her defasında, kendi işlerine gelen düşünceleri değişir korkusuyla. Kendi kendine savaşı çıkarıp , başkasını savaşmakla suçladılar, savaş psikolojisiyle dinlediler başkalarını, dolayısı ile her fikre kapattılar benliklerini, savaşı kaybetme korkusu içinde, iyilikleri için tavsiyede bulunulduğunda. Gereksiz inatlarının bilinçaltına yer etmiş olmasıydı sebep, göremediler.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder